|
BİLÂL-İ HABEŞİ .wrote:
EBEDİ BİR GÖZYAŞI OLMAMAK İÇİN
İnsan unutandır, alışandır. Hep aynı nefesleri alacağımızı sanırken birden duruverir kalbimiz. Sonsuz sanırız dünyayı. İşlerimiz bitmez biliriz. Yanılırız. Her yanılgıya düştüğümüzde, dünyayı bitmez sandığımızda… ezanlar yayılır, dağılır göklere. Kendimizi kendimize, dünyaya kaptırdığımızda Allahu Ekber… Allahu Ekber ile irkiliriz. İrkilmiyorsak o zaman ezandan daha büyük (sandığımız) düşünceler sarmıştır bizi. Gazetelerin başlıklarında, haberlerin kesretinde, derdi-i maişet çemberinde "bir şeyler" yaptığımız aldatmacasıyla gider geliriz. Sabah ezanları karanlık yönlerimizin üstüne bir ışık gibi düşer. Pencerelerin, perdelerin ürperdiğini "gözlerimizle" görürüz. Sokaklar uykudadır henüz. Minareler birer birer uyanır ve uyandırır gecelerin bütün mahmurluğunu, gafletini, ülfetini...Sabahın lezzetini ilkin kulaklarımızla tadarız. ...Ve her ezan bir sûrdur. Her sabah bir haşir. ...Uyanırız. Gecenin içinden güneşi çıkarıp gönderen âlemlerin Rabbine secdeler boyu şükürler olsun. Ne güneşe sözümüz geçer ne geceye… Uykumuz bitmese… Kim uyandırır bizi O uyandırmasa! Kocaman yanılgılarımızla karşı karşıya geldiğimiz demler olur.Adımı(mı)zı nereye koyacağımızı şaşırdığımız…Ne gam "Geceler" biter. Geceye sözü geçen Bir'i vardır. Geceler kararıp kalmaz. Karalar içinde kalmayacağımızı daha ezan başlarken biliriz: Allahu Ekber… Allahu Ekber… Daralınca, şaşırınca, sevinince… ihtiyari/gayr-ı ihtiyari dilimizden dökülür ya Allahu Ekber. Ne rahatlarız o an! (aşkınız kim düşünün bakalım??) Bir Büyük… Devamlı Büyük… Sonsuz Büyük… Büyükler Büyüğü var ya…Ne gam! Sabah ezanları hem bir ayrılığı anlatır hem bir ışığa koşuşu muştular. Kulaklara ilk dökülen huşu, huzur, odur. Geceden büyüktür Allah. Gündüzden büyüktür. Dertlerin geceyi sende geçirmişse... Ahlarını dizginleyememişsen... Gözlerin hep pencerelerde, kapılarda bir dost beklemişse... Ağlama! Her şeyden Büyük: "Ben hep yanındayım."diyor. Duyuyor musun? Acılarını O anlar. Pencerelerden odana Allahu Ekber sesleri dolar.İçine sonsuz müjdeler…Açlığını,açıklığını "açık et" yeter ki… Geceyi dürüp büküp bir tarafa atan, yerine gündüzü seren, senin derdi/ne de çaredir. Doktor O, ilaç O... *Teneffüs Her ezan bir sûrdur. Yeni bir uyanıştır her ezan. Dalıp gittiğimizde. Endişelerimizin ağında çırpınırken... Günü yaraladığımızda/yarıladığımızda bu sefer yeni bir ezan, yeni bir sûr: Allahu Ekber… Allahu Ekber… Gündüzün ortasında... İşimiz bizi sarıp sarmaladığında...Yağmaladığında... Kalabalıkların çılgınlığında... anlarız yolculuğumuzu. İşi gücü bir vakitçiğine bırakmalıyız. Gündüze çoktan alıştık ya.. . Dalıp gitme der bu öğle ezanı (da) dalıp gitme! Yorgunluğunu bırak bir seccadeye. "Uyanık gördüğün rüyalar" değil mi bu alıp vermeler? Gidip gelmeler? Nereye gidersen git... Nereden gelirsen gel... Şimdi bu yeni ezanın davetinde kendine bir daha gel! Hesaba çek kendini. "Kendin diye biri" var ve bunu bil! Kendini unutma çarşıların, meşguliyetlerin kalabalığında! Çarşı senin "için"/de. "Namaz aynası"nda kendine b/akacaksın yine ve yeni bir zamanda. Sabah bir uyanıştı, bir sûrdu; bu da öyle. *Hazan Gaflete düşer düşmez bir ezan daha düşüyor semâlara. Gün dönüyor gayrı. S/arı bir vedâya doğru yol alıyor, dünya. Vedâyı hatırlatıyor bu ikindi iyice.(Ah bu gün sonbaharı ikindiler!) Vakitlerin haritasını ezanlar çizer. Bunu daha iyi anlamaya başlarız. İkindi ezanlarında sonbahar kokusu olur. Ayrılık yani. Buruktur bu yüzden. Heyecanlar biraz daha gevşer. Dünya işlerinin bitmeyeceğini iyice anlarız da… Yenilip yenilip güreşe doymayan pehlivanlar gibi yarınki hayallerle beraber kilitleriz kasalarımızı. Ezanlar da olmasa dümdüz bir yolda ışıksız, çizgisiz gibiyizdir. Çöldeyizdir. Ne arzularımıza yeteriz, ne acılarımızı dindiririz. Ebedi bir gözyaşı olur bakışlarımız. *Göç Zamanı Gün biter. Şaşkın şaşkın, ufuklarda kaybolan güneşin izini ararız. Güneş gibi batacağımızı düşünüp… Gece gibi gündüz de çıkıp gitti elimizden! Bir parça gündüz bile saklayamadık geceye. Geriye ancak secdelerimiz kalır. Nice emellerimiz yorgun savaşçılar gibi düşüp kaldılar bir yerlerde. Bir kıyamet sûru gibidir akşam ezanları. Korkularımızı örter gece. Camilerde esrarlı ışıklar... Şerefeler geceyi selamlar
Apr. 26
|
|
|
................wrote:
Ask ney´sin sen???
Yillardir ayni cenkteyim, ayni silahliyim, ayni sevdadayim, ney´sin sen ask ney´sin??? Ask ney´sin sen??? Sen sevginin dogusumusun? Yoksa bir nefretin ölüsümü? Sen ananin bebegine şevfkati misin? Yoksa zalimin zulmümüsün? Ask ney´sin sen??? Sen cennetin kevserimisin? Yoksa cehennemin atesli odunumu? Sen sevdanin habercisimisin cebrail misali? Yoksa ölümün gelisimisin azrail misali? Ask ney´sin sen??? Sen insani susuz degilken bile susatanmisin? Sen insani gülerken durmaksizin tanmisin? Sen insani dinçken yorgunlastiranmisin? Sen gören gözleri körmü edersin? Yoksa sen sasi gözleri gördürenmisin? Ask ney´sin sen??? Ney´sin??? Söyle...Anlat...Susma Konus...Konus...Konus...Sakin ha susma! Anlat ney´sin sen...ney ney... selam ve dua ile....
Apr. 15
|
|
|
................wrote:
Sende mi Unuttun Beni Bey?
Son günlerde bir surat bir surat ki gelinde Çayımı bile yarım dolduruyor bey. Allah'tan kulaklarım ağır işitiyor da Duymuyorum ne söylediğini Ama yine de hissediyorum bey; Beni bu evde galiba istemiyor artık Hey gidi günler heeey. Oğlunu bilirsin vur kafasına al lokmayı İki ara bir derede ne yapsın ana bu atsa atılmaz satsa satılmaz. Bana artık gizli gizli sarılıyor bey. Dün akşam uyurken öptü beni biliyor musun? Nasıl ağırıma gitti nasıl Artık akide şekeri de getirmiyor. Hani dişlerim yok ya güya yerken garip sesler çıkarıyormuşum da Çocuklar iğreniyormuş benden. Yokvallahi yalan bey hiç yapar mıyım ben öyle şey? Gelin çocuklara masal anlatmamı da yasakladı Üstelik seninle konuşuyormuşum diye duvardaki resmini biryere sakladı Olsun koynumdaki resminden haberi bile yok! Yine de beddua edemem bey Oğlumun karısı torunlarımın anası o. Geçenlerde üst komşular geldi Ne konuştuklarını duymayayım diye kapıyı üstüme kilitledi. Duymadım duymadım lakin hissettim. Düşkünler evine yatıracaklarmış önümüzdeki ay beni Ne yalan söyleyeyim epey ağırıma gitti epey Ha sen ne diyorsun bey? Hani bir görünsen oğluna ne de olsa babasısın Seni dinler. Bu odada oturur vallahi hiç dışarı çıkmam. Akide şekeri de istemem. Masal da anlatmam artık çocuklara Ne olur ayırmasınlar beni bu evden Yaşayamam nefes bile alamam Sana ait anılardan uzak ne yaparım ben ne yaparım? Şu camın pervazında hayalin durur çekmecelerde el izin. Bastonun hala duvarda asılı. İstemiyorlar beni artık istemiyorlar hasılı. Hey gidi günler hey Hani diyorum bir çağırsan Yoksa yoksa . söylesene sendemi unuttun beni bey Sendemi unuttun beni bey? selam ve dua ile...
Apr. 14
|
|
|
................wrote:
AŞK
Kâbe’nin siyah örtüsüne yüz sürenin gözünden dökülen Aşk, Mecnun Leyla’ya “sen de kimsin” dediğinde maralların gırtlağına tıkanan Aşk, Hesap gününde anaya yavrusunu unutturan neyse Herkesi ve her şeyi öyle unutturan Aşk, Yangın yeri Aşk, Talan Aşk, Dağları yürüten Bir gece ayı sol, güneşi sağ eline verseler de vazgeçilmez olan Aşk, Damda deve aratan Balıklara iğnesini getirten Ebu Bekir adında birini yoldaş eden Aşk, Fatıma’nın paklığı Zeyneb’in cesareti Vahşi’nin keşkesi Aşk, Meryem Tahta atların üzerinde anakaralar aşıran Kâğıt gemilerle okyanusları bitiren Oyuncak kılıçlarla haramileri düşüren Aşk, İkindi Aşk, Şimdi Aşk, Bekleyen Aşk, Hatice Kimsenin kimseye hayrı olmadığı yerde Yine de ilk akla gelen Sonsuz karanlıkların ortasında Vurgun yemiş bir çığlıkla çerağlar yakan Aşk, Koşmak Aşk, Safa ile Merve arasında olmak Aşk, En çok ağlamayı kendine yakıştırmak Aşk, Ummak Koşmak, koşmak, koşmak Aşk, Hacer Bir aba Bir hırka Bir nefeste kırkbin kere adını söyletebilen Aşk, Mevlana Bütün evliyaların gizlediği Bütün abdalların izlediği Bütün dervişlerin içlerinden geldiği gibi Aşk, En çok İsa’ya yakışan Sabırsa Eyyub’a yazılan Merhametse son Nebi’ye inen Aşk, Denizler tutuşturulduğunda Dağlar yürütüldüğünde Yıldızlar semadan bir bir döküldüğünde Herkesin her şeyi Her şeyin herkesi unuttuğu günde Aşk, Unutmamak Aşk, Eczası olmayan vurgun Aşk, Onun gidişinin ertesinde dudakların kuruması Kayıp giden yıldızların şarkısını söyleyebilenlerin Kıskanç kervanların zümrüt yüklerine Dönüp bir kez olsun bakmayanların yeteneği Aşk, Gözükaralık Aşk, Yalnızlık Aşk, Öksüz şehirlerin kapısında Bağdatta, Gazzede, Kandeharda, İstanbulda Isırdıkca kanayan dudaklardan dökülen sözlerle Havanın nasıl, saatin kaç olduğunu sormak Aşk, Hiç kimsenin hiç kimseyi bu kadar sevmemesi Yağmurun incire, zeytinin bala söylediği Anla işte Aşk, Onbir yaşındaki Muhammed’in annesi Aşk, Eylem Dünyanın en güzel başkaldırması En güzeliyle hem de dünyanın Bir hırkadan, yazılmış en güzel şiiri bulup çıkarmak Aşk, Hiç kimsenin hiç kimseyi bu kadar güzel beklememesi hayırlı geceler ..selam ve dua ile...
Apr. 12
|
|
|
................wrote:
SEN VE SON
Unutmak ne derin şeydir ki, unutanlara unutuşlarını bile unutturur. Unutulmak ne acı şeydir ki, unutulanın unutuluşuna ağlayışını kimse hatırlamaz. ‘Nisyan’dan, yani unutuştan çıkarıldık her birimiz. Yüzümüz gün yüzüne değeli, tenimiz güneşe erişeli beri unutulmaktan alındık, unutmaktan sakındık. Hatırı sayılır olduk. İsmimizin orada burada anılması bizi memnun etti. Ne var ki, unutmak yaşamak kadar elimizin altında ve unutulmak ölüm kadar yanıbaşımızda. Ölüm bizi geldiğimiz yere, ‘nisyan’a götürüyor tekrar. Ölüm unutuşlara gömüyor yüzümüzü; tenimizi tanıdıklarımıza yabancılaştırıyor. Yaşarken ölümü anmıyoruz o yüzden. Yaşarken ölümle aramıza sahte mesafeler döşüyoruz. Unutulmak korkusu bu… Galiba, en çok, unutulacağımızı unutuyoruz. Hatırla ki, toprak ayağının altından kayıyor. Ellerin son bir defa dokunuyor e ve güne. Gözlerinin karası son kareyi alıyor ışıktan; ve karanlığa hazırlanıyorsun. Gözkapaklarının kapanışı seni bir dağın arkasına götürecek. Unutmaya ve unutulmaya hazırlanıyorsun. Varlığın incecik dudaklarda bir çift kuru söze inecek; o dudaklardan insan sıcağını tadamayacaksın. Hatıran bir taştan ve hüzün renkli topraktan ibaret olacak. Kahkahalar seni yalnız bırakacak, mutluluklar seni hesaba katmadan ikmâl edilecek. Sana arkalarını dönecekler, dönüp yüzüne bakmayacaklar. Senin kokun uzakların kokusu olacak. Tenin toprağın soğuğunu tadacak. “Gelecek ölüm; gözleri gözlerin olacak.” Hatırla ki, sarışın kız çocuğunun lüle saçlarına son kez bakıyorsun, seninkinden uzun ve derin bakışlarına son kez değiyorsun. Sen bu ânın eşiğinde son nefesin hesabını yapıyorsun; o yarınların uzayıp giden kanatlarına tutunmuş derin, taze soluklarla yineliyor varlığını. İllâ da göz göze geliyorsunuz. Ellerin onun ellerine erişemeyecek; gamzeli yanaklardan sızıp gelen tebessüm sana uzak düşecek. Şimdiden, ölümü bilmeyen oğlunun gözlerinin seni köşe bucak arayışını görüyorsun. Havada asılı kalacak “Baba!” çığlığına şimdi hep bir ağızdan cevap vermek istiyorsun. Nefesin sesine yetmiyor. Hatırla ki, yarınki gün seni taze bir toprak yığının altında bulacak. Bir gün saatinin akrebi, yelkovanı senin uzanamadığın ânlara doğru dönecek. Sen olmayacaksın ve kolundaki saat sensiz zamanları tırmanıyor olacak. Sulamayı unuttuğun çiçeğin bile senden sonra solacak. Yüzüne günışığı vurmayacak. Hayatının ebedî rengini dar ve sessiz bir boşlukta bulacaksın. Ya küle dönecek ya e dönüşeceksin. Yarınsız ve sonsuz bir günün yanağında incecik bir gamze olup kristalleşeceksin. Yüzün solacak, ellerin hiçbir yere varmayacak, parmakların hiçbir şey göstermeyecek ve ayaklarının altında hep boşluk olacak. Unutma ki, toprak şimdi ayağının altından kayıyor. Yürüdükçe ince bir hesap çizgisine çekiliyorsun. Unutma ki, elinle ölüme dokunuyorsun. Elinle ölümü dokuyorsun. Hatırla ki, gözlerin ölüme bakıyor. Gözlerin bir cesedi alacakaranlığa taşıyor. Hatırla o zamanı ki, sen boz topraklar altında derin unutuşlarda eriyorsun. En son, kaleminin karanlık izi kalıyor soluk sayfalarda. Ve sözlerin kırık-dökük hatıralara dönüşüyor, paylaşılıyor, solgun bir gibi dolaşıyor. Hatırla ki, sen sözleri genç kalbleri taze aşklara taşıyan ölü bir şairsin ya da masum ve sonsuz bakışlı gözlerin kapı aralarında beklediği bir babasın. Elinin sıcağı özlenen sevgilisin. Hatırla ki, seni sımsıcak sarıp kucaklamak isteyenler bir tabutun katı, soğuk dokunuşuna çarpıyorlar. Hatırla ki, bir mezar taşında iki rakam arasına çizilmiş eğreti bir çizgiye indirgenmişsin. Hatırla ki, duvarda soluk siyah beyaz bir fotoğrafta hüzünlü bir üşten ibaretsin, belki de camekânın tozunu almayı unuttular. Mezar taşın unutuldu ve hatta mezar taşın da seni unuttu diyelim. Ve hep başkaları var dışarıda, hep yabancılar geziyor yıkık mezar taşları arasında. Kimsenin tanıdığı değilsin artık. Kimsenin ‘ölü’sü de değilsin; tıpkı şimdi olduğu gibi. Oysa, sen ve son, ne kadar da uzak görünüyordunuz birbirinize. Unutuş ne kadar çok unutuluyor. Ey beni herkes unuttuğunda anan Rabbim! Yüzümü, elimi, gözümü, bakışımı, dokunuşumu veren Rabbim! Beni Seni unutanlar arasından çıkar al! Beni bensiz bıraksan da, Sensiz bırakma! N’olur Rabbim! Şu biricik ânımı ebedin rüzgârlarına kat ve beni Sana daim yakın eyle! Yalnız Seninle kalmakla kalabalıklaştır beni! Bir secdede biriktir varlığımı! Beni Sana açılan ellerimde çoğalt! Beni Sana karşı fakir olmakla zenginleştir! Kendimi Sende unutayım ve öylece kapansın gözlerim ve öylece çözülsün ellerim. Dilim öylece sussun ve tenim öylece çamura katışsın ve bu mürekkep lekeleri kısacık vuslatımın hatırası olsun. Unutulmasın sözlerim; unutkanlar unutulacaklarını hatırlasınlar diye… SENAİ DEMİRCİ
Apr. 9
|